18
Mart 2009 tarihinde, öğleden sonraki saatlerde
CNN Türk ve Kanal D kanallrına çıkarak, "Ülkemizde
Çanakkale Savaşı tarihi hakkında çalışan akademisyen yok...
Üniversitemizin müdürü
olduğum merkezinde birkaç kişi
çalışıyoruz. Bir yrd. doç., bir emekli general ve ben... Başka
ciddi bir çalışma içinde olan yok. Çanakkale hiç
araştırılmıyor... Çanakkale ruhunu korumak lazım....vs., vs.
" diye cehalet içinde laf üreten prof.dr. ünvanlı
Mete Tunçoku isimli şahıs kimdir?
Tarihçi midir, değilse nedir?
TBMM tarafından
bastırılan iki kitabının içeriği özgün araştırma mıdır, yoksa
çeşitli yabancı günlük gazetelerden çeviri mi? Konu hakkında
yayınladığı kaç bilimsel makale mevcuttur? Varsa, bu makaleler
kimin hakem olduğu yayınlarda yayınlanmıştır? Birlikte
çalıştığını iddia ettiği "birkaç kişi" kimlerdir? Bunların
arasında sayılan "emekli general" ne uzmanıdır? Bunlar,
"seminer" adı altında verdikleri kurslardan kaç para
kazanmaktadırlar?
18 Mart Çanakkale Üniversitesi Rektörü
Prof.Dr. Ali Akdemir'den yukarıdaki sorularıma acil
yanıt bekliyorum. Rektörü olduğu üniversitenin Tarih Bölümü'nde,
özellikle Çanakkale Savaşı Tarihi konusunda doktorası bulunan
iki yardımcı doçent doktor varken, TV ekranlarına çıkıp
utanmadan "Çanakkale Savaşları ile ilgili kimsenin çalışma YAPMADIĞINI"
iddia eden bu Mete Tunçoku isimli kişinin iddialarını
onaylamasını bekliyorum.
Aksi taktirde, çalıştığı
üniversitenin ilgili kurumlarının çalışmadığı ve
çalıştırılmadığını iddia eden Mete Tunçoku isimli bu şahsı "müfteri" ilan edeceğimi duyururum...
Her 18 Mart günü
öncesinde, bazı şahsiyetlerin gazetelere demeçler verdiğini, bu
demeçlerde de çoğu kez vatandaşı şaşırtan iddialarda
bulunduklarını görüyor ve ister istemez öfkeye kapılıyorum… Ne
yazık ki, bu zevatın adlarının önünde ‘prof’, ‘yrd.doç’
ya da ‘dr’ gibi unvanlar olduğundan sıradan gazete
okuyucusunun aklına da bu anlatılanlardan şüphelenmek gelmiyor…
Sanıyor ki, bu zevat, sözkonusu açıklamayı “derin araştırmalara
ve dosyalar dolusu arşiv belgesine dayandırarak” yapıyor…
Heyhaaat!!!
BİZ BU İŞİ BECEREMEDİK,
BECEREMİYORUZ...
En son söylenecek lafı
en başta söyleyeyim de; sonra kimse hakkımda "Lafı döndürüp
dolaştırıyor" diye tezvirat yapmasın:
Biz bu işi
beceremiyoruz... Şu Gelibolu Tarihi Milli Parkı adı
verilen mekanın yönetimini, böyle işlerin hakkından yüzünün
akıyla gelmesini bilen birilerine bırakalım... Bu "birileri"
Avustralyalılar mı olur, Kanadalılar mı, yoksa Almanlar mı?
Belki de hepsi bir arada.. Açıkçası kimin olacağı da hiç
umurumda değil... Yeter ki biz elimizi sürmeyelim de, yüzümüze
gözümüze daha fazla bulaştırmayalım...
MAHDUM BEY YİNE SAHNEDE...
Uluslararası
‘dâhi çocuk’ belgesel yapımcımız Tolga Örnek yine sahneye
çıktı… Belli ki, ‘kakalamak’ istediği başka ‘masterpiece’
yapımlar var yan cebinde… Vatan gazetesinde bir köşede
döktürmüş; “Çanakkale’de 250 bin şehit verdiysek, dünyanın
en kötü ordusuyuz…”
Bence; bu
kanısını bizlere değil, darbe günlüğünün sayfaları ortalıkta
uçuşan paşa babasına açıklamalıydı… Ama şimdi ‘show time’;
satılacak bir belgeseli var yan cebinde… “Gallipoli” fiyaskosunu
unutmuş yurdum insanının sinirini zıplatan bir argümanla “Ben
buradayım” diyor aklı sıra…
Yeni
belgeselinin veya satmaya çalıştığı her neyse, onunla ilgili
değilim. Sözkonusu gazete röportajının içinde geçen iddialara ve
Çanakkale tarihi konusunda bazı noktalara takıldığım için
yazıyorum... Acaba bu noktalar babasının "Darbe Günlükleri"nde
not edilmiş midir?
BİZİMKİLERİ HALLETTİK, AVUSTRALYALILAR'IN
KAHRAMANLARINA ANIT DİKİYORUZ...
Gazete
haberlerine bakılırsa, Çanakkale Savaşı'nın ilk günlerinde
Marmara'da Sultanhisar gambotumuz tarafından kıstırılınca
kendi kaptanı tarafından batırılan Avustralya AE2
denizaltısının Afyon'daki esir kampında tutulan mürettebatı
adına Türkiye'nin birkaç yerinde anıt-rölyefler dikilecek...
Böylece, dünyada, düşmanını kapattığı esir kampının olduğu yere
onlar adına anıt diken ilk toplum da biz olacağız herhalde... Bu
işin altında eğer yeni bir "Kasımpaşalı Hakkı Kaptan Mezarı
ve Anıtı" gibi bir dümen-dubara yoksa, 18 Mart 1915 günü
Boğaz topçusunun sulara gömdüğü Bouvet ve Ocean
zırhlıları ile Mayıs 1915'te Muavenet-i Milliye gemimizin
Morto koyuna gömdüğü İngiliz Goliath zırhlısının
personeli için 81 vilayetimize birer anıt dikmemiz gerekiyor.
Aksi taktirde çok ayıp
olur... Kime mi?
Tabii ki, daha
ülkemizi yeni ziyaret eden tonton Kraliçe ile, çiçeği burnunda
cumhurbaşkanı Sarkozy'ye...
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
. |
ÇANAKKALE SAVAŞI
TARİHİ MERAKLILARINA...
Çanakkale
Savaşı tarihi meraklılarının ilgiyle okuduğu ve bugüne kadar
yapılmış en ciddi dergi olan "Çanakkale 1915"in tekrar
basımı yapıldı. Geçtiğimiz Mart ayında çok kısıtlı sayıda
üretilen ve kısa zamanda tükendiği için ısrarla aranan bu yayın,
talep üzerine yeniden basıldı.
Edinmek istiyorsanız...
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
TANITIM MERKEZİ'NE BAK, NOTUNU
VER...
Tarihi
Yarımada'nın sorunu büyük... "90 yıldır ihmal edilen bölgeyi
ihya ettik" diyerek 100 milyon dolarlık bütçeye kan doğrayan
RTE hükümetinin Orman Bakanlığı, Milli Park girişine milyarlar
dökerek inşa ettirdiği Tanıtım Merkezi'nin çöplüğe
çevrilmesini de kayıtsızlıkla seyrediyor. "Çöpü kaldırmak
Eceabat Belediyesi'nin işi değil mi?" diyeceklere, "Bu
belediyeden ümidi kesin" derim; "Ne köy olur ne kasaba..."
Ancak, sorun sadece
belediyenin çöp sorunu da değil. Asıl sorun, beceriksizlik,
bilgisizlik, bilinçsizlik ve terbiyesizlik. İdareci-yönetici
kıtlığı... Daha bölgeye ayak basar basmaz "Namaz kılacak yer
yok mu bu şüheda toprağında?" diye şov yapmaya kalkan
ahlaksızlara mescit inşa etmeyi planlayanlar, bu kutsal
mekanların çöplüğe çevrilmesine de kayıtsızlar...
"OPET'E SAYGI
PARKI"NA HOŞ GELDİNİZ!!!
Opet
isimli akaryakıt firmasının Eceabat'ta yaptırdığı "Tarihe Saygı
Parkı" geçtiğimiz günlerde açıldı.. Parkın yüzölçümüne oranla
hayli iri kalan anıtı ve alanı çevreleyen 2,5 metre
yüksekliğindeki duvarıyla bir garabet örneği olan bu park,
Çanakkale savaşı tarihinden çok "Opet'in yarımadada saçıp
savurduğu paralara saygı" adına yapılmış gibi... Tankut Öktem
imzası taşıyan anıtı çevreleyen kitabe benzeri "şeylere" bakınca
bu hemen anlaşılıyor; bu "şeyler"de, Opet'in yarımadanın
köylerine ne gibi yardımlar yaptığı anlatılıyor. Çanakkale
savaşı tarihine ilişkin herhangi birşey yok...
ÇANAKKALE'Yİ "EZİP
GEÇEREK" ANLAMAK...
Dedeciğim
Biz Geldik”çilerden sonra bir de “Ulusal Öğrenci Konseyi”
isimli bir grup türedi… Görünüşe bakılırsa, bunlar “okumuş
çocuklar”, ya da “henüz okumakta” olanları… Ama diğerleriyle
aralarında hiç fark yok; onlar da diğerleri gibi Gelibolu
Yarımadası’ndaki tarihi savaş alanlarını ezip düzlemeye
hevesliler…
Neden?
Kendi ifadelerine
bakılırsa, “Çanakkale’yi anlamak ve anlatmak için”…
Ancak, Abide’nin
altında gevelediklerine bakılırsa her biri birer Polat
Alemdar olma hevesinde… Orada, “vatan müdafaası,
namus, devlet için şehit olmaya hazır” olduklarını ifade
etmişler. “Son neferinin alay sancağını bir ağaca dikmeden
şehit düşmediği 57. Alay olmak için” sözleşmişler ve
birbirlerine temsili bir 57. Alay sancağı vermişler… Kılavuzu
"Gelibolu'yu Anlamak" gibi siteler olanların varacağı nokta da
bu kuşkusuz...
Bakın gençler… Sevgili
üniversite öğrencileri…
Çanakkale’yi anlamak
ve anlatmak için Gelibolu Yarımadası üzerindeki savaş alanlarını
2000 kişiyle ezip geçmeniz gerekmiyor. Bunu, yaşadığınız ve
öğrenim gördüğünüz yerlerde de TARİH OKUYARAK
yapabilirsiniz. Ezip geçtiğiniz o patikalar, sizin
çocuklarınıza, torunlarınıza ve hatta onların da torunlarına
lazım olacak...
Okursanız
anlayacaksınız ki; Anadolu’yu elde etmeye çalışanlara en iyi
yanıtı eğitiminize önem vererek, bilim yaparak ve teknoloji
geliştirerek karşı çıkabilirsiniz. Bunu yapmadığınız sürece; dün
Çanakkale’deydi, bugün Güneydoğu’da, yarın da tüm vatan
düzleminde oluk gibi kan dökmek zorunda kalacaksınız. Bu kısır
döngüyü durdurmanın tek yolu; OKUMAK, ANLAMAK ve ÇALIŞMAKtır.
Tıpkı Ata’nın sizlere önerdiği gibi…
Mustafa Kemal,
cepheye yürümeyi her zaman "son çare" olarak görmüştü…
Aklınızda tutmanız
için son bir not:
57. Alay, hiçbir zaman
“son neferine kadar şehit” olmamıştır. Alay sancağı “bir
ağaca dayalı bulunmamış”tır. Bu hikayelerin hepsi PALAVRAdır.
57. Alay, Çanakkale
Savaşı sonrasında Galiçya’da, ondan sonra da Filistin’de savaşa
devam etmiş. 1918’de bağlı bulunduğu ordunun teslim olması
nedeniyle tüm mevcuduyla düşmana esir düşmüştür. Alay sancağı da
bu esnada sancaktar tarafından yok edilmiş olmalıdır ki, bugün
kimse nerede olduğunu bilmemektedir.
Avustralya müzelerinde
bulunan üç Türk alay sancağı da başka alaylarımıza aittir. (Bkz.
http://www.gallipoli-1915.org/sancak.htm)
Bilginize….
ALT TARAFI BİR ROMAN...
Duyduk
ki, ünlü senaristimiz hayalkırıklığı yaşıyormuş...
Hani şu "Şu Çılgın
Türkler"i yazan canım... Ulusalcı cephenin kamyonla alıp
dağıttığı; askeri personele emir komuta zinciriyle satın
aldırılan; yayıncısını da bu şekilde vergi rekortmeni yapan
kitabın yazarı... Yeni "best seller"i "Diriliş" hiç tutmamış...
Bir nevi "least seller" durumu yani... O üzülmesin de kim
üzülsün...
Geçen yılın Ocak
ayında, bu senaristimizle aynı soyadını taşıyan birinden mail
aldım; sitemden "kütüphanemde olduğunu gördüğü bir kitaptan
fotokopi almak" istiyordu. Soyadından kuşkulandığım için
sordum. Yanıt tahmin ettiğim gibiydi; "babası Çanakkale
savaşını yazmaya niyetleniyordu ve bu kitabı da hiçbir yerde
bulamamıştı. Acaba fotokopi alabilirler mi"ydi...
"Eyvah, eyvah"
demiştim içimden, "Şu Çılgın Türkler milletin çoğunu
çıldırtmıştı, şimdi bir de Çanakkale yazacak, sağlam kalanları
da çıldırtacak..."
Artık "Diriliş"ten
sonra şu "Yaradılış" konusuna da bir el atmasını dileriz. Duydum
ki, Adnan Hocacılar ülkenin tüm ilköğretim okullarını bilimsel
Darwinist teoriye karşıt kitaplarla doldurmuşlar. Belki omuz
başında dikilen şühedanın yardımıyla Adnancıları da çıldırtır,
biz de onlardan milletçe kurtuluruz...
18 MART ZAFERİNİN KOMUTA MERKEZİNİ
ÇÖPLÜK YAPMIŞLAR...

18
Mart Zaferi'nin komuta edildiği karargah meğerse 50 yıldır
Çanakkale'nin kent çöplüğü olarak kullanılıyormuş... Merak edip
de araştırmasak, bugüne sadece temelleri kalmış olan Hacıpaşa
Çiftliği ve hemen arkasındaki 'Gözetleme Mevkii'nin
adı, tarih kitaplarında bu kadarla kalacaktı. Çünkü, yarımadayı
Disneyland'a çevirmek için 100 milyon dolar harcayan Orman
Bakanlığı ve Milli Parklar'ın Çanakkale Savaşı hakkında zerre
bilgisi yok. Orman mühendisi ve yüksek arkeologlardan(!) oluşan
"yetkili" kadrosu ile ancak bu kadar yapabiliyor. Bilgisizlik
nedeniyle bugüne kadar ihmal edilen Anadolu yakasındaki tarihi
şehitlikler, tabyalar ve diğer alanlar da bugün Allaha emanet...
Hacıpaşa Çiftliği de bu alanlardan biri... Bozcaada'dan Nara
Burnu'na kadar müthiş bir panoramaya sahip bu mekanda, bugün
çöpten geçilmiyor, özellikle yazın kokudan durulmuyor...

BAŞKA ÇANAKKALE YOK;
O DA BURASI İŞTE
Bu
Çanakkale, havasıyla suyuyla, deniziyle toprağıyla, en önemlisi
de insanıyla değişik bir memleket… Sorun aslında işte bu insan
faktöründe… Kentin taşı toprağının, havasının suyunun bir
kabahati yok.
Kişi bekliyor ki; bu
kenti yönetmeye talip olan ve/veya atanan, görevlendirilerek
yollanan idareciler, daha kente ayak basmadan onun hakkında
birkaç satır bir şeyler okumuş olsun. Çünkü, Çanakkale öyle
kenarda köşede kalmış bir kentimiz de değil. Memur kesimi
arasında her ne kadar adı “Batı’nın Şark’ı”na çıkmışsa
da, hiç yoksa yılda en az bir kez belli bir olay nedeniyle ülke
gündemine oturan bir özelliğe sahip:
Efendiler, size
söylüyorum, duyuyor musunuz?
Bu kent, nutuk atmaya
gelince yere, göğe, ve hatta hiçbir tarih kitabına
sığdır(a)madığınız Çanakkale savaşlarının yaşandığı kent…
Dünyada, 2000 yıl arayla insanlık tarihini etkilemiş iki büyük
savaşın yaşandığı başka bir kent yok Çanakkale’den başka…
Yb. HASAN MI, Bnb. HÜSEYİN Mİ?
Gelibolu
yarımadasında malûm çevrelerin sahneye koyduğu
'maneviyat' soslu atraksiyonlardan biri daha Çanakkale tarihinin
çöplüğüne gömüldü... Anlattıkları martavallarda evliyalar
uçuran, yaralı köpekleri gezdiren kimi kılavuzların belli başlı
uğrak yerlerinden biri olan "Yb. Hasan Şehitliği"nde
kimin gömülü olduğunun bilinmediği ortaya çıktı. Geçen yıl
yenilendikten sonra eski Turizm Bakanımızın uyanık olduğu bir
anda tekrar ziyarete açılan bu şehitlik(!), üzerine düzülen
uydurma hikayelerle adeta bir yatıra çevrilmek üzereydi. Onsekiz
Mart Üniversitesi'nin öğretim görevlilerinden Yrd.Doç.Dr.
Burhan Sayılır'ın ortaya çıkarttığı belgelere göre; adı
geçen kişi Yb. Hasan değil, Bnb. Hüseyin olması gerek. Ancak
Bnb. Hüseyin'in de burada gömülmüş olması mümkün görünmüyor,
çünkü o da hastanede ölmüş... Dolayısıyla, burası ne bir
şehitlik, ne de bir anıt-mezar... Sadece kimin adına dikildiği
meçhul bir anıt. En yakışanı ise 17. Alay komutanı Bnb. Hüseyin
Hilmi...
Milli Parklar
Müdürlüğü'nün konuya yaklaşımı ise; "Ha Hasan ha Hüseyin, ne
farkeder ki?" düzeyinde... Yarımada coğrafyasına bakınca sadece
ağaç gören bu genel müdürlüğün ne yöre tarihine, ne de
görevlerine karşı bir ilgisi olmadığı biliniyor. Ama, bu kadar
kanıt ve belge karşısında sessiz kalışı anlamlı...
Ne dersiniz?
Buranın yakın zamanda bir "yatır" haline gelmesini mi bekliyor
acaba?
SON NUMARA: "SADE SUYA TİRİT
ÇORBA"
Yaşadıkça kim
bilir daha neler göreceğiz…Belki hediyelik eşya dükkanlarında,
küçük cam şişelerde “canlı Çanakkale biti” satılacak…
Belki, “kum torbası” bezinden dikilmiş pantolon gömlek
yeniden moda olacak… Bir ihtimal, sadece satın alanı etkileyen “tifüs
veya dizanteri mikrobu” da konabilir tezgahlara… Kim bilir,
belki de TSK için “düştüğünde patlamayan top mermileri”
de düşünüyordur birileri… Hatta, bundan bir tane genelkurmay 2.
başkanlığına da hediye edebilirler, tıpkı şu iki zibidi
Çanakkale havacısı(!) posteri gibi bu patlamayan top mermisi de
makamın bir köşesine konur.. Merak edilmesin; “Paşam, bu nedir?”
diye soran olursa, makamın sahibi; “Onlar da bizim top
mermilerimiz değil miydi?” diye savunmaya geçecektir hemen…

BİLİN BAKALIM BU NE?
Mesudiye
tabyasının toplarından birinin hemen önünde duran bu garip
'şey', hepinizin yakından bildiği gibi, bir insan kâzûratı(*)...
Hayvan değil... Çünkü hayvanlar kıçlarını silmek için Selpak
mendil kullanıp, işini bitirdikten sonra da böyle ortalıkta
bırakmazlar...
Ama, bunu yapanlara
değil insan, hayvan demeye bile dilim varmıyor... Bunlar,
tarihine, geçmişine, atasına saygısız Türk vatandaşları...
Yani bizleriz... Hem bu haltı yaparız, hem de temizlemeyi
düşünmeyiz. Temizlemeyi yetkililer de düşünmez; çünkü
buraların sorumlusu yoktur... Niye yoktur? Çünkü
Çanakkale'nin Anadolu tarafında kalan bu tabyalar Milli Parklar
içinde kabul edilmemektedir. Buralarda gömülü
şehit kemikleri artık toprağın üstüne çıkmakta, böyle
insan suretindeki hayvanlar da bu şehit kemiklerinin üzerine
sıçmaktadırlar...
Sorumlularına yazıklar
olsun... Neredesiniz "Dedeciğim biz geldik..." diyenler?
Neredesiniz "57. Alay Yolu"nu yürüyenler? Beni duyuyor
musunuz? Sesim geliyor mu?

(*)
KÂZÛRAT = BOK, PİSLİK,
NECASET...


Gelibolu
yarımadasında dolaşarak harp hurdası ve savaş malzemesi artığı
top mermisi ve sair demir-çelik malzemeyi topladıklarını; daha
sonra bunları Fransa’ya yollayarak erittiklerini; elde edilen
çelikten çeşitli formlarda bıçak ürettiklerini; bu ürettikleri
bıçakları da yaklaşık 200 Amerikan doları bedel karşılığı
isteyene sattıklarını ve bu ticaretin kazancını da Gelibolu
Milli Parkı Anıt ve Şehitlikleri’ne bağışladığını iddia eden;
tüm bu eylemleri de benim sitemin adına benzer bir isim
kullanarak yapan Sportech Ltd.
isimli firma hakkında gerek şahsım adına gerekse kamu yararına
şikayetçiyim…
Suç
duyurusunun tamamı için
lütfen tıklayın

KESİK KELLENİN
SIRRI...
Bundan
5 yıl önce, Avustralya'da bir evin bodrumunda
bulunduğu söylenen bir insan kafatası, mahkeme kararıyla "Türk
askeri kafatası" ilan edilerek Türkiye'ye getirildi ve "Meçhul
Asker" sıfatıyla Gelibolu Yarımadası'ndaki Şehitler
Abidesi'nin altına gömüldü...
Üzerinde ne gibi
bilimsel araştırma
yapıldığı bilinmeyen bu kellenin hikayesi, filmlere konu olacak
cinsten bir hikaye... Gelibolu'da telef olan katırların ad
ve numaralarını bile kayıt altına alan Avustralya, bu kelleyi
Avustralya'ya götüren kişinin ismini açıklamadı... Adli tıbbın "caucasian",
yani "beyaz ırktan" olarak nitelendirdiği bu kelleyi Türk
yetkililer "Kafkasyalı" olarak kabul ettiler ve devlet
töreniyle Türkiye'ye geri getirilmesine izin verdiler.
Sanki;
tarih boyunca “isteyen düşman askerinin buralardan giderken
yanında bir Türk kellesi götürmesi vaka-i adiyyeden”miş
gibi…
SIKI
BİR 'BAŞVURU' KİTABI...
Günün
siyasi koşullarına ve özellikle 18 Mart’ın anlam ve önemine
paralel yükselen milli değerler rüzgarından nemalanmayı
hedeflemiş kimi araştırmacı(!) ve yayıncıların(!) yüzünde
geçtiğimiz günlerde sıkı bir tokat patladı ama, bunların “hınk
deyicileri” ve “paşa babaları” duydu mu bilmem…
Ama ben duydum…
Tokat; büyük boy, şömize kapak ve 230 sayfalık şık bir kitap
şeklinde geldi: “I. Dünya Savaşı’nda Türk Askeri Kıyafetleri,
1914-1918”…
Koleksiyonerler Derneği ve Harp Tarihi Araştırma Grubu kurucu
üyesi, araştırmacı/yazar Tunca Örses ile yine Harp
Tarihi Araştırma Grubu üyesi, araştırmacı Necmettin
Özçelik’in birlikte ortaya çıkardıkları bu değerli eser,
piyasaya çıkar çıkmaz meraklıların kütüphanesinde yerini aldı.
Türk askerini mezar soyguncusu derekesine indiren ne idüğü
belirsiz resimlerin altına “Çanakkale’nin Havacı Kahramanları”
veya “Çanakkale’nin Kaleleri” yazıp ceplerini dolduran
bir kısım “araştırmacı”(!) zevatın aksine, Türk askerinin “Büyük
Harp” sırasında ne giydiğini, nasıl giydiğini, teçhizatının ne
olduğunu, bunu nasıl kullandığını birbirinden güzel ve çok
sayıda orijinal fotoğrafla anlatan eser, bugüne kadar konusunda
yapılmış “ilk kitap” olma özelliği de taşıyor…
Mevsimlere, bölgelere, görevlere göre farklılaşan giyim-kuşam;
rütbeler, işaretler ve alametler; savaş gücünü oluşturan silah
ve diğer teçhizat hakkındaki bilgileri Osmanlı Devleti’nin
kıyafet nizamnameleriyle destekleyen bu eserdeki fotoğraflardan,
4 yıllık savaşın başından sonuna kadar oluşan farklılıkları da
izlemek mümkün… Osmanlı Devleti’nin kara, deniz ve hava gücü ile
savaştığı cepheleri tek tek inceleyen “I. Dünya Savaşı’nda
Türk Askeri Kıyafetleri”; Kahire’deki İngiliz Gizli
Servisi’nin savaş sırasında yayınladığı “Handbook
of the Turkish Army 1910/16”den de,
Osmanlı Teşkilat Kıyafetleri, 1878-1908”
ve yakın yıllarda yayınlanan
“Osprey Men at Arms – The Ottoman Army 1914-18”den de
daha kapsamlı ve ayrıntılı..
Sözün
kısası, kendine “araştırmacı” diyenler için kapsamlı bir “başvuru”
albüm/kitabı…
Paşa
çocuklarına duyurulur…
Denizler Kitabevi
info@denizlerkitabevi.com


HANGİSİ "ÇANAKKALE'NİN KALESİ"NE
BENZİYOR?
Önce
“Çanakkale’nin Fedakar Havacıları” yazarak başladılar
kandırmacaya... Sonra çok bilmiş biri resmin arkasını çevirdi
ki, Çanakkale ile hiç ilgisi yokmuş meğer... Yayıncıları bizi
kandırmış, yumuşak yüzümüzden yararlanmışlardı.
Anlaşılan,
kazandıkları az gelmiş olacak ki, yeni bir el açtılar önümüze;
"bul karayı, al parayı" misali... Bu kez, doğu cephesinden
1916-17 yıllarına ait birkaç sefil amele fotoğrafını bulmuşlar,
bu garibanları bize, tam da 18 Mart arefesinde Türk askeri, hem
de "Çanakkale'nin Kaleleri" diye yutturmaya çalışıyorlar.
Üstelik bunu yapan da bir üniversitemizin "kültür yayını"...
"Kültür yayını"ymış...
Kültürünüzü yesinler sizin... İnsan utanır biraz... Hem kültür
fukaralığından, hem de gazeteciliğinden...
Şişşşşşt, gazeteci
bey, sana söylüyorum...

BU MASKARALIK DAHA
NE KADAR
SÜRECEK?
İki kılıksız gencin resminin üstüne
“Çanakkale’nin Fedakar Havacıları” yazıp 70 milyon insanı
sersem yerine koyanların sergilediği maskaralıktan söz ediyorum…
Beni "Türk milletinin manevi duygularını aşağılamak"la suçlamaya
kalkan büyük milliyetçi Hulki Cevizoğlu'nun programına çıkan
araştırmacının, beş yıldır elinde tuttuğu resmin arkasını
çevirip bakmadığı anlaşıldı.
Peki.... Yayıncıya, bu
resimdeki insanlar için "Türk askeridir" diye görüş bildiren
askeri uzmanlar(!) kim?
"Milli
hisleri güçlendiriyor" derken, böylesine sefil kılıklı insanlara
"Türk askeri" demeye nasıl cesaret ediyorlar?
Bu tanım, "Türk
askerini tahkir ve tezyif" kapsamına girmiyor mu? Bunun gibi
ikinci bir fotoğraf daha bulmak mümkün mü? Bilimsellik bu işin
neresinde? Bu kandırmaca
ortaya çıktıktan sonra bütün devlet dairelerine asılmasına,
posterlerinin basılıp satılmasına, heykellerinin dikilmesine kim
dur diyecek?
ÇANAKKALE'NİN "ŞEREF"İ
ENVER'İNMİŞ...
Şeref,
1914’ün Aralık ayında Sarıkamış’ta, ayağında çarık, sırtında
yazlık elbise, 60-100 santim kalınlığındaki karla örtülü
bilinmez yollarda Allahüekber dağlarına tırmanan Hasanlar
Hüseyinler’le; Çanakkale’de, tüfeğindeki mermi alınarak düşman
makinelilerine 1,5 km. uzaktan süngü hücumuna kaldırılan
Mehmetler’indir…
Çanakkale’de en az iki
ayrı tarihte cesaretle kullandığı inisiyatif ve kararlılıkla
savaşın seyrini değiştiren Mustafa Kemal bile bu şerefi ölüme
koşturduğu Mehmetçiğe bırakmıştır… Titri ne olursa olsun,
herhangi başka birinin bu erişilmez uzaklıktaki mertebeye
uzanmasına göz yumulamaz, izin verilemez…
Enver de kim oluyor?
FİLMİ AVUSTRALYALILAR'A YAPTI,
MADALYAYI DA ONLARDAN ALDI...
Eski
Deniz Kuvvetleri Komutanımızın oğlu, "Gallipoli" filminin
yönetmeni, genç yetenek Tolga Örnek, Avustralya Genel
Valisi tarafından "Order of Australia" madalyasıyla
onurlandırıldı... Sponsor olan medyamızın hiç haberi yok ama,
keyfiyet tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde, yavru vatan
Kıbrıs'ta ve ikinci vatan Avustralya'da kutlanıyor... Vatana
millete hayırlı olsun...
Şimdi sıra Avustralya
pasaportunda... Ha gayret Tolga!!! Birkaç TV röportajı daha
yaparsan, "Türk olduğunu söylerken en rahat olduğun ülke"nin
pasaportuna kavuşacaksın...
DÜŞMAN DAHA AZ ZARAR VERMİŞTİ...
İşgal,
sabahın erken saatlerinde başladı…
Bindirilmiş kıtalar,
önlerine ve yanlarına parti pankartları asılı otobüslerle önce
Çanakkale’yi bastı… Zort zort çalınan otobüs kornaları
arasında, tepesindeki hoparlörden Türkçesi bozuk birilerinin
höykürdüğü parti otobüsü de kentte durmadan tur atıyordu.
Çanakkale ahalisi, 18 Mart sabahı, sağanak şeklinde yağan
yağmura rağmen kendini erkenden sokağa vurdu… Çünkü, bu
gürültüde uyumak mümkün değildi…
18 Mart Deniz Zaferi
ve Şehitler gününün 91. yıldönümü, AKP’nin neredeyse tüm
il ve ilçe örgütlerinin şehit mezarları üzerinde ter ter tepinip
slogan atmalarıyla geçti gitti… En önemli slogan şuydu; “90
yıl sonra şehitliklerimizi ihya ediyoruz…”
FİLM ÇEKTİ,
ÇÖPLÜĞE ÇEVİRİP GİTTİ...
Gallipoli
belgeselinin yapımcısı ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın
oğlu Tolga Örnek, filmini çekmek için kazıp deştiği
Kumkale'deki gerçek savaş alanlarını çöplük halinde bıraktı
gitti. Yerel basının ortaya çıkardığı bu rezillik üzerine,
bölge, sivil giysili askerlere temizletildi... Ancak, tarihi
alandaki tahribat aynı şekilde duruyor... Kumkale Belediyesi
ise, film ekibinin hizmetine kiraladıkları araç-gerecin bedelini
hala alamadıklarından şikayetçi...
Ben, set için gerçek savaş alanlarının seçildiğini daha hazırlık
sırasında duymuş; bunu, babasının o sırada henüz Türk
Ordusu'nun deniz gücünün komutanı olmasına bağlamıştım... O
sıralarda her imkan, peder beyin iki dudağının arasındaydı...
1915'te savaş alanı, bugün de askeri bölge olan bu topraklar,
mahdum bey ve film ekibi tarafından tepe tepe kullanıldı...
Kimse de çıkıp "Sen burada ne yapıyorsun kardeşim? Babanın
arazisi mi?" demedi... İşte, tarihi alanın bugünkü hali...

ORMAN
BAKANINDAN MARUZATIMDIR…
Orman
Bakanı Osman Pepe, geçtiğimiz gün Çanakkale’ye giderek tarihi
yarımadada esmiş gürlemiş: “Bu toprakların gerçek sahibi
biziz. Son sözü Türkler söyler” demiş…
Bu sözlerin sebeb-i
hikmeti; malumunuz, daha senesi dolmadan çöken, denize kayan
Anzac Yolu… Ve, bu yol ile bölgede yapılan yalan-yanlış
uygulamalar nedeniyle T.C.’ne verilen notalar…
Bu toprakların
başkasının malı olduğunu düşünen yok aramızda… Tabii ki bizim
topraklarımız. Ama, tıpkı bu topraklar gibi, bu yola saçılan
trilyonlarca lira da bizim paramızdı… Hadi, özel helikopterlerle
zırt-pırt bölgeye gidiş-gelişinizin maliyetini önemsemiyoruz,
ama bu çıkışınıza da şaşırmamak mümkün değil…
Yol 18 Mart’tan önce
çökmüştü… Bu tarihte Başbakan’la birlikte oradaydınız ve
durumu biliyordunuz. O gün hiç sesiniz çıkmadı. Aradan 15 gün
geçtikten sonra bu ne şiddet bu ne celal? Yolu yapan müteahhidin
tepesine bineceğinize, bu milletten hiç sıkılmadan, “Bu yolun
yüzde 56’sı tamamlanmıştı, 25 Nisan’a yetiştirmek için yarım
bırakılmıştı” diyerek firmaya arka çıkıyorsunuz…
- Madem bu yol geçen
yıl yarım bırakılmıştı, geçen 11 ayda niye
tamamlanmadı?
- Madem yüzde 56’sı
yapılmıştı, müteahhid firmaya parasının tamamı niye
ödendi?
- Madem bu yolu
Anzac’lar istedi diye yapmaya kalktınız, adamlar niye “Bırakın,
durdurun” diye şikayet edip duruyor?
- Madem bu topraklar
bizimdi ve son sözü biz söyleyecektik; neden Başbakan'la
birlikte Avustralya’ya gittiğinizde John Howard’dan
bölge için maddi katkı istediniz?
- Madem Avustralya ve
Y. Zelanda büyükelçileri yalanlıyorlar, hükümetinizin dışişleri
bakanına kimler nota verdi?
- Madem böyle bir nota
verilmemişti, Dışişleri Bakanı Gül, geçtiğimiz aylarda
bölgedeki çalışmaları neden acilen durdurdu?
Orman Bakanına son bir
soru daha?
- Yarımadada gerçek
savaş alanları üzerine yapılan ve sessiz sedasız ihalelerle
işletmeye verilmek istenen dinlenme tesisi, kafeterya, lokanta,
seyyar tuvalet gibi mekanların hepsini almak isteyen şirket
kime ait?
Madem bu yerler bizim,
kiracılarımızı da tanıyalım…

Yalçın DOĞAN'dan
dikkat çekici
Gelibolu
yazıları...
* Geçilmez Gelibolu şimdi
geçiliyor...
* Gelibolu Ankara'yı
karıştırdı...
* Bakan Pepe'nin gözünden
Gelibolu...
* Gelibolu, kaynayan kazan...
* Gelibolu'da son film...
* İkinci nota; "güvenli
değil"...
* 57. Alay ve otopark...
KÖŞDERE TURİZM HİZMETLERİ A.Ş.
SUNAR:

BÜYÜK ANAFARTA ŞEHİTLİK TESİSLERİMİZ AÇILMIŞTIR..

Gelibolu
Yarımadası'nın dünyaca tanınan köylerinden biri olan B.
Anafartalar köyünün ortasına inşa edilen medrese benzeri bu
garip yapı, AKP Çanakkale milletvekili İ. Köşdere
tarafından yaptırılmış. Envantere "şehitlik" olarak
kaydedilen, ama köyde yaşayanların bugüne kadar hiç duymadığı bu
şehitliği (!) bulan İ.Köşdere, sözkonusu alanda 4000 kişinin
yattığını iddia ediyor. Sözüm ona; burada yatan şehitlerin(!)
ailelerine de ulaşmış... Yapının açılışını davul zurnayla yaptı;
lokmasını da dağıttı. Bütün milletvekilleri davetliydi... Kimse
gelmedi, gelenler de sormadı; "Burası nedir; külliye mi, medrese
mi? Burada tezgahlanan tiyatro, kimin eseri?"
Artık çok açık ki;
Gelibolu Yarımadası, "Uzun Vadeli Geliştirme Planı"
çerçevesinde özel teşebbüse peşkeş çekiliyor. Herşey, 100 milyon
dolarlık bütçeye endekslenmiş rant paylaşımına dayanıyor. Orada,
tarih bilimi ve "şehitlerimize saygı" çerçevesinde yaratılmış en
ufak birşey yok...
BİR 'LOGO'MUZ
EKSİKTİ, O DA OLDU...

Renkleri
kırmızı-beyaz olduğu için bayrağımızı;
57. Alay Şehitliği’nin karşısındaki eski park yerinde dikili
asker heykelindeki figürün tıpkısının aynısı olduğu için
Çanakkale’deki Türk askerini akla getiren bu logonun bir başka
özelliği daha varmış meğerse: Milli Parklar Genel Müdürü'nün
ifadesine bakılırsa, askerin
arkasına melek kanadı gibi takılmış yarımada figürü de yörenin
ruhaniyetini simgeliyormuş. Bence bu melek kanatları, bölgeye
verilmek istenen dini hüviyeti vurguluyor.
Gelibolu Tarihi Milli
Parkı'nın böyle primitif logo ile tanıtıldığına mı, yoksa bunun
için bir de ödül verilmiş olmasına mı yanmalı, bilemiyorum...
90.
YIL, "GALLIPOLI", TOLGA ÖRNEK, VS,VS...
Mâlumâliniz,
Nisan’ın 22’si ile 30’u arasında İstanbul’da değildim;
Gelibolu'daydım… Hem bölgeyi bir kez daha gezdim; hem bir TV
kanalı için Şafak Töreni’ni izledim; hem de yerel
yetkililer ve yöredeki tanıdıklarımı ziyaret ettim.
Gördüklerim beni
yeterince şaşırtmışken, eve döndüğümde kulağıma gelenler
sinirimi de bozdu... Bu haberleri sizinle paylaşmadan önce
uyarmak isiyorum: Tolga Örnek beyimizin Avustralya'daki
TV röportajından alıntıladığım bölümleri okuyanlar "İşine geleni
almış, gelmeyeni almamış" demesinler diye, röportajın tamamını
de sayfaya linkledim. Bakın bakalım, Deniz Kuvvetleri
komutanımızın oğlu neler söylemiş Avustralya televizyonunda...
BİR "ASKER ÇOCUĞU OYUNCAĞI" : GALLIPOLI...
Belgesel
diye neye denir? Günlerdir, hatta aylardır medyada sürekli
gündeme taşınan “Gelibolu” bir belgesel midir?
Kestirmeden söylemem gerekirse, bence “Gallipoli”, konu
hakkında hiç birşey bilmeyen; ama sırtını çok şey bildiğini
iddia eden genç araştırmacılara(!) dayamış bir aceminin işi…
Filmine karşı getirilen
eleştirilere,
“Bana bu konuda bilgili bir Türk uzman adı verin, bütün
eleştirileri kabul edeceğim…” diyen yönetmen Tolga Örnek'e
ne diyeyim? Haklı vallahi…
“Annesine adadığı” bir
film için bana danışacak değildi ya…
PES BE ADAM, BU KADAR DA UYDURULMAZ Kİ...
Tercüman
gazetesi yazarı Ergun Göze, Çanakkale Savaşı, ANZAC'lar
ve Gelibolu'daki mezarlar hakkında, hiç araştırmadan,
bilgisizce, kulaktan dolma safsatalarla köşe yazıları yazıyor ve
Avustralya/Yeni Zelandalılar'a karşı düşmanlık tohumları
ekiyor... Çanakkale Savaşı tarihini ve sonuçlarını
önemseyen akl-ı selim sahibi her Türk vatandaşı bu yazılara
tepki göstermeli...
100
MİLYON AMERİKAN DOLARI, AVUSTRALYA DOLARI DEĞİL...
Bu
yıl, Çanakkale Savaşları’nın 90. yıldönümü… Yörenin önceki
yıllardan daha fazla gündeme gelmesi de bu nedenle doğal… Ama,
konunun basında yer aldığı şekle bakarsanız, kimsenin Çanakkale
Savaşları’nın tarihsel önemini, bilimselliğini, uzun yıllardır
“Milli Park” olarak korunmuş bölgenin ne halde olduğunu, savaşın
tarihi gerçeklerini, mezarların-anıtların-savaş alanlarının ne
durumda olduğunu konuşup tartıştığı yok… Konuşulup duran tek
şey; “Yöreye 30 km. yol yapılacağı, var olan tanıtım merkezine
bir yenisinin ekleneceği, bu şekilde toplam 100 milyon dolarlık
bir yatırım ayrıldığı”…
GELİBOLU'YU
UZUN DÖNEMDE BETONLAŞTIRMA PROJESİ...
Gelibolu
Yarımadası'nın tarihi niteliği, şu günlerde ciddi bir değişim
geçiriyor. Kimin onayladığını doğru dürüst kimsenin bilmediği
bir 'Uzun Dönem Geliştirme Planı' çerçevesinde uygulamaya konan
'Barış Parkı Projesi', konuya ilgisiz ve bilgisiz kişilerin
elinde sıradan bir 'peyşaj çalışması'na döndü... Yörede,
asfaltperest ve betonseverlerin tatmini için her şey düşünülmüş.
Dikkate alınmayan tek şey; şehit ve ölülere saygı...